“Uluslararası İlişkilerde Değişim’ konulu konferansta konuşan Prof. Dr. Şaban Çalış, “Anlaşılması gereken, küreselleşme, uluslararasına kendi rengini verebildi mi? Ben henüz o rengi verebildiğini görmüyorum. Hatta gelen o yeni renk nedeniyle uluslararası dediğimiz, küresel dediğimiz o sistemde müthiş bir kaos, inanılmaz paradoksal çelişkili, dün olanı bugün inkar eden bir dönemi yaşıyor olabiliriz” dedi.

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin Konferanslar serisinde Prof. Dr. Şaban Çalış “Uluslararası İlişkilerde değişim” konusunu anlattı:

Küresel coğrafya sınırları yok edebilir

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin konferansları, Ramazan ayı münasebetiyle dijital mecrada devam ediyor. Doç. Dr. Ahmet Akman’ın yönettiği konferansta Prof. Dr. Şaban Halis Çalış Uluslararası İlişkiler ve Küresel sistem üzerine önemli değerlendirmelerde bulundu. İzleyenlerin soru da yöneltebildiği konferansta Çalış, şunları dile getirdi:

Uluslararası Sistem Değişim İçinde

Küresel Sistemde yaşanan değişim üzerinde konuşulması gereken bir yığın mesele var. Şu anda Uluslararası sistemden küresel sisteme geçişin yaşandığı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Uluslararası sistem ve küresel sistem, tarihsel açıdan baktığımızda sistemin, olguların, sistemin kendisini oluşturan yapılar, aktörler, ülkeler ve diğer unsurları dikkate aldığımızda otuz yıl savaşlarından sonra başlayan, bir anlamda da ikinci dünya savaşından sonra da gittikçe hızlanan günümüze yaklaştıkça ivmesi artan bir değişim içerisinde olduğunu görüyoruz.

Uluslararası ve Küresel, İki Farklı Dönemdir

Uluslararası ve küresel dediğimiz zaman aslında iki farklı dönemden, çağdan söz ediyoruz. Uluslararası ilişkilerde yapılacak olan analizlerde de bunun fevkalade önemli olduğunu düşünüyorum. Uluslararası sistemden kastettiğimiz,1648 Vestfalya Barış antlaşması ve sonrası oluşan sistemdir. Nedir bu sistem;  kendine ait kuralları, davranış kalıpları, politika seçenekleri var. En başta da bir ulus devlet içinde bir sistemden söz ediyoruz. Bu Vestfalya sisteminin en belirleyici özelliği temel aktör olarak ulus devletlerin var olduğu bir yapı içerisinde uluslararası ilişkilerin varlığı sürdürmesidir. Bu anlamda baktığımızda da uluslararası, devletlerarası ilişkileri ifade ediyor. Çok doğru bir kavramdır. Günümüz açısından baktığımda tamamen sönmüş yıldızlara bakıyor gibi oluyoruz. Uluslararası ilişkiler dediğimiz zaman aslında var olmayan ama arkasında başka bir şeyin gizlendiği ilişiler bütününden söz ediyoruz.

1648’de Gelen Devletlerarası İlişkiler Değildi

Uluslararası ilişkiler aslında, 1648 sonrasında da aslında idare olarak, devlet forması üzerine oturmuş olmasına rağmen hiçbir zaman olmadı. Çünkü ulus dediğimiz kavram bir anlamda tek temellere dayanmak zorunda, dil birliğine dayanmak zorunda, yani ulus dediğimiz temel kavrama dayanmak zorunda. 1648 sonrasına baktığımızda bunun Batı Avrupa için belki bir dereceye kadar geçerli ama dünyanın geneline baktığımızda çok da öyle olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla 1648 sonrası ilişkilerin, bir devletlerarası ilişkiler olduğunu söyleyemeyiz. Bir atıfta bulunmak gerekirse, devletlerin kutsal olduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Nereden anlıyoruz; egemen olan son sözü söyleyendir. Hatta olağanüstü hale kim karar veriyorsa egemen olan odur.

Devletin üstünde başka bir iktidarı düzenleyici aktörü kabul etmediği bir yapı olduğunu düşündüğümüzde de uluslararası ilişkiler o yanıltıcı birliğine rağmen, devletlerarası ilişkiler olarak anlaşıldığında, demek ki devletlerin temel alındığı, devletlerarasındaki yapının kutsal sayıldığı, hatta bir adım ötesine gidelim; devletlerin egemenlik eşitliğine dayanan bir ilişkiler bütünüdür.

Batı Medeniyetinden Önce de Bir Akış Vardı

Dolayısıyla 1648’de buna uygun ilkeler ortaya çıktı. Mesela devletlerin iç işlerine karışılmaz, sınırlar aşılmaz, kutsanır, egemenlik alanıdır.   Bunun üzerinde iç tasarrufu tamamen o devlete ait olduğu gibi Uluslararası hukuk diyebileceğimiz devletin üstünde bir yapının olması da çok da kabul edilebilir bulunamaz.

Değişim dediğimiz şey hayatın kendisidir. Aynı ırmakta iki defa yıkanamazsınız. Hz. Âdem’den bu yana, insanlık ölmediği sürece insanlık ırmağı akışı içerisinde devam eder.  Batı medeniyetinden önce başka bir şey yoktu demek fevkalade yanlış bir değerlendirmedir. Batı medeniyetinden önce de batı medeniyetine hayat veren bir akış vardı. Yunan medeniyetini batı medeniyeti olarak aldığımız zaman onun öncülü Mısır, onun da öncülü Mezopotamya; oradan Sümer’e, oradan da Doğu medeniyetinin kadim halklarına, Türklere doğru bir açılım da yapabiliriz. Batı medeniyetinden önce başka bir şey yoktu demek olsa olsa bir propaganda yapıyordur. Onun dışında bunun akademik, ilmi bir kıymeti harbiyesi olmaz.

Hiç Bir Dönem Tamamen Yok Olmadı

İnsanlık tarihi açından baktığımızda toplu yaşamlar formları sürekli bir harmanlanmaya tabi olarak karşımıza çıkıyor. Yani parçalanmalar bütünleşmeleri durgunlaşmalar var. Ben hiçbir dönemin tamamen yok olmadığı gibi bir kanaate sahibim. Hatta ilkel topluluklar dediğimiz, Avustralya’daki Aborjinliler, Amerika’daki Kızılderililer gibi topluluklara bugün de rastlıyoruz. Ama günümüzü belirleyen şeyler de bunlar değil.

Küreselleşme Sisteminde Kaos Var

Günümüze gelirsek, 2. Dünya Savaşından sonraki gelişmeler o kadar hızlı, büyük çaplı ve katmanlı ki; daha önceki uluslararası sistemin artık taşıyamayacağı bu sistemin yeni ilkeler, yeni kurumlar, yeni normlar, yeni aktörlerle kendisini sürdürmeye başladığı bir dönemden söz ediyoruz. Anlaşılması gereken, küreselleşme, uluslararasına kendi rengini verebildi mi? Ben henüz o rengi verebildiğini görmüyorum. Hatta gelen o yeni renk nedeniyle uluslararası dediğimiz, küresel dediğimiz o sistemde müthiş bir kaos, inanılmaz paradoksal çelişkili, dün olanı bugün inkar eden bir dönemi yaşıyor olabiliriz.

Bugünkü Dünya Ulus Devletlerin Hapishanesi

Çalış “Son dönemde olan küresel hareketlerin coğrafi değişikliğe evrilme ihtimali olabilir mi?” şeklindeki soruya cevap olarak da  “Coğrafi değişiklikler konusu iki boyutlu meseledir. Bir jeopolitik boyut var; coğrafya kaderdir diye başlayan bir hikâyedir. Ben böyle bir söze çok itibar etmem. Coğrafya kaderse insanlığın kaderidir. Coğrafyayı sadece içinde yaşadığınız şehir ve ülke olarak görmeyin. İnsanlık coğrafyası diye bir mesele var. Artık keşfedilmemiş bir coğrafya yok. Küresel coğrafyadan bahsettiğimizde; ben küresel coğrafyanın sınırları da yok edeceğini düşünüyorum. Küresel iklim değişikliği tarım, gıda, hayvancılık, göç; bunlar coğrafyayla çözülmez.  Bugünkü dünyayı ben ulus devletlerin hapishaneleri olarak görüyorum, üzerine ulus devlet kılıfı geçirilmiş egemen varlıkların hapishaneleri olarak görüyorum. Oysa yeryüzü bütün insanlığa aittir” dedi.

Hıristiyanlık Sönmüş Bir Yıldızdır

“Türklerin son yüzyılda Hıristiyanlaştırılması, 3 bin yılda Asya kıtasının Hıristiyanlaştırması projesi bağlamında küreselleşme için bunun tamamlanması denebilir mi?” sorusuna cevap olarak ise “Hıristiyanlık sönmüş bir yıldızdır, ondan endişelenmeye gerek yok. Siz kendi yanan yıldızınızı parlatın. Hakikaten bu sönmüş yıldıza dayalı olarak insanlar bir proje üretip dünyayı o hale getirirlerse sana, bana ve diğerlerine yazıklara olsun” diyerek konuşmasını tamamladı.

(Haber Merkezi / Haber Kent)