Günay: “Cami, Sadece Bir İbadet Alanı Değil, Cemiyetin ve Kültürün Merkeziydi”

Günay: “Cami, Sadece Bir İbadet Alanı Değil, Cemiyetin ve Kültürün Merkeziydi”
Konya Kitap Günleri’nde yazar İbrahim Günay, camiler ve mescidler konusunu anlatarak, “Câminin sadece bir ibadet alanı değil; cemiyeti, kültürü, mimariyi, hukuku ve eğitimi şekillendiren merkezi bir kurum olduğu açıkça görülür” dedi.

Konya Kitap Günleri’nde yazar İbrahim Günay, camiler ve mescidler konusunu anlatarak, “Câminin sadece bir ibadet alanı değil; cemiyeti, kültürü, mimariyi, hukuku ve eğitimi şekillendiren merkezi bir kurum olduğu açıkça görülür” dedi.

Konya Büyükşehir Belediye tarafından “Okumadığın Gün Karanlıktasın” temasıyla bu yıl 13.düzenlenen Konya Kitap Günleri büyük bir coşkuyla devam ediyor. Kitapseverin yoğun ilgi gösterdiği Konya Kitap Günleri’nde yazarlar okurlarıyla buluşuyor.

Selçuklu Kongre Merkezi Malazgirt Salonu’nda Yazar İbrahim Günay, “Medeniyet İnşası Olarak Cami(ler)” konusunu anlattı. İbrahim Günay, “Cami (mescid) ve camiler ‘mutlak surette bir medeniyet inşası ve onun en somut simgesi olarak görülebilir. İslâm medeniyetinin doğuşu, gelişimi ve yayılışı incelendiğinde, câminin sadece bir ibadet alanı değil; cemiyeti, kültürü, mimariyi, hukuku ve eğitimi şekillendiren merkezi bir kurum olduğu açıkça görülür.’ Peygamber Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında ilk olarak Kuba Mescidi’ni inşa etmiştir. İslâm tarihinde bina edilen ilk mescittir” diye konuştu.

Günay, şu ifadelere yer verdi: “Hz. Peygamber döneminde Medine’de sadece ibadet alanı değil, yeni kurulan İslam devletinin ve cemiyetinin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak kapsamlı bir sivil, ticarî ve askerî altyapı da inşa edilmiştir. Suffe Mektebi, İslam’ın ilk yatılı yüksekokulu kabul edilir. Evi ve ailesi olmayan sahabeler burada kalmış ve doğrudan Hz. Peygamber'den ilim öğrenmişlerdir. Hücre-i Saadet (Peygamber Odaları)’ten ayrı olarak Medine Pazarı kurulmuş, kuyular satın alınarak ve açılarak su kanalları kurulmuştur. Medine’yi savunmak için hendekler kazılmış ve savunma kuleleri kurulmuş ve nöbet yerleriyle birlikte gözetleme noktaları oluşturulmuştur. Hendek Savaşı’ndan sonra Müslümanlar savunmadan taarruz harbi yapmaya başlamışlardır. Hayber’in fethi, münafık Yahudilere karşı -yeni askerî stratejiler geliştirilerek- yapılan bir taarruz (saldırı) sonucunda gerçekleştirilmiştir. Kamus Kalesi’nin düşmesinde Hz. Ali’nin önemli rolünü ve olağanüstü cesaretini de unutmamak gerekir.

Şanlı Peygamber, Medine’de bir medeniyet oluştururken ilk olarak mescidi (câmii) merkeze koyarak onun etrafında mektep (okul), pazar yeri (ticaret), su kuyuları ve kanalları, sivil – askerî altyapısı olan bir şehir ve medeniyet inşâ etti. Hatta Hendek Harbi’nde (hicri 627) ilk sahra (seyyar) hastane bile kuruldu. İslam tarihindeki ilk organize askeri ve sivil revir olarak kabul edilen bu sahra hastanesinin (Rufeyde’nin Çadırı) ilk Müslüman hemşiresi Hz. Rufeyde’dir.

Selçuklu ve Osmanlı Medeniyeti

Ceddimiz Selçuklu ve Osmanlı da mescid ve câmiyi merkeze alarak etrafında mektep (okul), medrese (üniversite), han (alışveriş yerleri) ve hamamdan (şifahane) oluşan külliyeler oluşturarak kerpiç ve taştan evler ile binalar yapmışlardır.

Dikkat ederseniz Selçuklu’nun Başkenti Konya’daki imar faaliyetlerinin, Alâeddin Camisinin de yer aldığı tepe etrafında 1221’den sonra Ulug Sultan 1. Alâeddin Keykûbâd döneminde hızlandığını iç surlar ile dış surlara kadar mahalle, sokak ve kerpiç evlerden teşekkül bir şehir meydana getirilmiştir. Alâeddin Tepesi ve eteklerindeki ince Minareli Medrese, Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese ve yıkılan diğer medreseler, mescidler, okul, han, hamam ve şifahanelerle birlikte Başkent Konya, bir ilim irfan yurdu ve o dönemin en kalkınmış refah devleti ve küresel bir güç hâline gelmişti.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin “Altın Çağı” olarak kabul edilen 1220-1237 yıllarında Konya; siyasetin, ticaretin, ilmin ve sanatın adeta kalbi sayılırdı. Sultan Alâeddin Keykubad döneminde Konya, Moğol istilasından kaçan dönemin en büyük âlimlerinin, mutasavvıflarının ve sanatkârlarının sığındığı güvenli bir cazibe merkezi haline gelmiştir.

Câmi ve Mescidlerin Sosyal Fonksiyonları

Selçuklu Konya’sında câmi ve mahalle mescidleri, sadece günde beş vakit namaz kılınan binalar değil; sosyal hayatı, aileyi ve bireyi inşa eden çok işlevli kamusal alanlardı.

Moğol tehdidinin yarattığı toplumsal kaygı çağında camiler, bireylerin huzur bulduğu manevi sığınaklardı. Vaazlar ve dersler yoluyla bireye ahlâkî bir karakter ve İslâm kimliği kazandırılırdı. Büyük camiler ve mahalle mescidleri aynı zamanda birer okuldu. Sıradan bir vatandaş camide kıraat, tefsir, fıkık derslerinin yanı sıra temel okuma-yazma ve adab-ı muaşeret (görgü kuralları) eğitimini doğrudan alabilirdi. Aileler, mahalle mescidinde toplanan yardımlar ve kurulan vakıflar sayesinde desteklenirdi. Mahallede durumu kötü olan, evlenemeyen veya cenazesi olan bir ailenin imdadına ilk olarak mescit cemaati koşardı. Bu dayanışma 1980’li yıllara kadar devam etmiştir.

Çocukların büyüklerle birlikte mescide gelmesi, aile içi terbiyenin sokağa ve topluma entegre olmasını sağlardı. Ailevi bağlar, cemaat bilinciyle pekiştirilirdi. Selçuklu’da şehir, mahalle mescidinin etrafında şekillenirdi. Mescit, mahallenin yönetim merkezi gibiydi. Ahali orada toplanır, mahallenin asayişini, temizliğini, vergi dağılımını konuşur ve karara bağlardı.

Sultan Alâeddin Keykubad da dahil olmak üzere, devlet ricali ile halk (tebaa) aynı halının üzerinde omuz omuza saf tutardı. Bu durum sınıflararası uçurumları psikolojik olarak törpüler, cemiyet adaleti ve devlete olan bağlılığı güçlendirirdi.

Şehre yeni taşınan yabancılar, göçmenler veya dervişler, mahalle mescidi vasıtasıyla yerel topluma hızlıca adapte edilir ve yalnız kalmaları önlenirdi. Alâeddin Keykubad dönemi Konya'sında camiler, taşın estetiğe dönüştüğü mimari yapılar olmanın ötesinde; devletin vizyonunu, ahiliğin ahlâkını ve tasavvufun hoşgörüsünü toplumun en küçük hücresine kadar taşıyan yaşayan birer organizmaydı.

Konya Örneği: “Güle Oynaya Camiye Gel”

Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’le birlikte camiler ve medreseler, tekke ve zaviyelerin kapatılmalarıyla birlikte eski fonksiyonlarını yapamaz duruma geldiklerini kaydeden Günay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Günümüzde ise câmi ve mescidler, günde beş vakit ezanların okunduğu ve namazların kılındığı mabetler olarak o eski dinî, sosyal ve kültürel fonksiyonlarına hasret. Câmi cemaatinin azalmasıyla birlikte anne ve babalar, kız ve erkek çocuklarını da camiye getirmez oldular. Konya belediyeleri, (büyükşehir ve merkez ilçeler dahil 31 ilçede) il müftülüğüyle birlikte çocukları cami ve mescitlere çekmek için ‘Güle Oynaya Camiye Gel’ gibi bisiklet ödüllü yarışmalar ve benzeri projeler düzenlemekteler.

Her Müslüman anne ve baba, İslâm inancına göre çocuklarına dini, ahlâkı ve görgü kurallarını öğretmekle mükellef. Sosyal medyada oyunla zaman geçirmek yerine çocuklarını yaş gruplarına göre daha başka dinî, sosyal ve kültürel farkındalıklara yönlendirilebilir.

Bu vazife aileye, cemiyete düşmekle birlikte devlete de okullar ve diyanet teşkilatı vasıtasıyla bir takım yükümlülükler getirmektedir. Her şeyden evvel ülkemizde yanlış anlaşılan ve yanlış eylemlere sebebiyet veren ‘Laiklik’ ilkesi üzerinde konsensüs sağlanarak din ve devlet işlerinin tekrar düzenlenmesi gerekir.”

23ekm-yazar-ibrahim-gunay2.jpg

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.